Yunanistan gezgincilik işini altın yumurtlayan bir tavuğa dönüştürmüş. Gemiye binen her kişiyi son akçasına dek soymayı tasarlayacak tüm eylemlere geçiliyor. Gemiye bindikten sonra Adalarda durduktan sonra ‘ek turlar’ düzenleyip en az 50 ile 100€ alıyor. Ayrıca alış verişe götürüyor, orada yapmış olduğunuz ödemlerden pay alıyor. Müze gezilerini öne çıkarıp orada ayrıca ödeme yapmanızı sağlıyor. Doğa ya da ekinsel varlıkları abartarak orayı görmenizi güdülüyorlar. Göstermek te ayrıca paralı. Gemiler dışa, başka ülkeye para bırakmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle ki dışa giderken su ile çerezleri bile gemide satıyorlar. Üç öğün yemek çıkarıp, dışarıda yemek yemenizi engelliyorlar. Gemi içinde gümrüksüz ıvır zıvır satarak, ‘Free Shop’lara bırakacağız paraları da Yunanlılar alıyorlar.
Geçmiş olsun Türkiye. Sen Kürt açılımı, sıkmabaş, Ermeni açılımı ile uğraşırken Yunan içine girmiş.
YUNAN GEMİSİYLE EGE ADALARI İLE YUNANİSTAN’A YOLCULUK - 2
Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN
www.ahmetercan.net
Yunan bayraklı Ege İncisi gemisiyle Kıbrıs’ın Karpaz Burnu’nu neredeyse yalayarak, Akdeniz’den süzülerek, önce bizim Antalya’ya sonrada Kaş’ı dönüp kuzeydeki Ege Denizine yöneldik.
Rodos
Rodos-Girit-Fethiye çizgisinin kuzeyi Ege, güneyi Akdeniz’dir. Ege İncisi adlı Yunan bayraklı Güney Kıbrıs gemisiyle, tan ağardıktan sonra 08.00’da Rodos’un Mandaraki yanaşmalığına girdik. İlk göze çarpan tüm kenti çepe çevre saran çok güzel onarılmış pırıl pırıl Rodos’un Ceneviz kalesi. Gözüme 3 tane cami uzundırazı(minaresi) ilişiyor, gemi yanaşırken;”Haa burada Türk olmalı”.
Rodos olağan üstü güzel bir ada. Venedik-Ceneviz şövalyelerinin, korsanların oluşturduğu bir ada. Osmanlılar 1522 yılında güç bir savaşla, 50 bin süyek(şehid) vererek Rodos’u, Cenevizlerden Türk topraklarına kattıktan sonra adanın baskın çoğunu Türk oldu.
Adada karaya çıkınca, başta Süleyman Paşa, Recep Paşa olmak üzere camiler karşılıyor. Osmanlı izleri olabildiğince silinmiş, silinmekte. Kıyıdaki Plata alanındaki Cami, türbeler ile gömütler(mezarlar), gömü taşları bakımsızlıktan yıkıntı biçiminde. Camilerin çoğunun kapısı kilitli. Yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı 2009 Rodos’unda 3 500 Türk yaşıyor. Türk okulu beş on yıl önce kapatılmış. O nedenle çocuklar Türkçeyi babalarından öğreniyorlar. 35 Yaşlarında camiyi temizleyen bir gençle konuştuğumda Türkçesini çok güç anlıyordum. Kaldı ki kendisine Türk değil, ‘ Yunanlı Müslümanım’ diye tanıttı. Adı Salih. Salih Türkçe yazamadığını, çocukların ise Türkçeyi yarım yamalak konuştuğunu söyledi; ‘Akrabalarım var İzmir’de, Biz burada mutluyuz’. Öyle sanıyorum ki, 10 yıla dek adada Türkçe konuşan kimse kalmayacak.
1911 Yılında Rodos ile 12 Adalar İtalyanlarca ele geçirilmişti. İtalyanlar gelince Şövalye kalesini onarınca olağanüstü güzellikte, kocaman, geniş duvarları, işlemeli burçları olan koca kale bir biblo güzelliğiyle ortaya çıkmış. Kale içindeki İtalyan, Türk evleri arasındaki yollar neredeyse 2 metre darlıkta. Yollar dik çakıltaşları ile örülmüş tertemiz. İtalyanların yeni yaptıkları evler sanki bir örek doruğu. Yapılan işlerin niteliğini görüp İtalyanlara saygı duymama olasılığı yok. Her yer pırıl pırıl. 1935 Yılında Mussolini ile birlikte İtalyan okullarında faşist uygulamaya geçince Türkler Türkiye’ye gitmeye başlamışlar. İkinci Dünya savaşını Almanya, Japonya ile birlikte İtalya yitirince 1947 yılında Türkler isteksiz kalınca 12 Adalar, Yunancasıyla Dodecenes Adaları Yunanlılara verilmiş. Hiç sapan(silah) atmadan.
Ada yemyeşil, kumsalları çok güzel. Rodos konum olarak, Güney Ege Dalma Batma kuşağının hemen kuzeyinde yer alıyor. O nedenle geçmişte 150 km derinliğe dek varan depremlerle yıkılmış, süpürtü dalgalarının altında binlerce kişiyi yitirmiştir. Gelecekte de 8 büyüklüğüne dek depremler görecek. Ayrıca Rodos, Ege ile Akdeniz’i sınırlayan bir ada; kuzeyi esintili Ege, güneyi dalgasız Akdeniz. Rodos’tan Türkiye kıyıları elle tutulacak ölçüde yakın.
Selanik
İkinci Meşrutiyetin kurulmasına beşiklik etmiş Selanik büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ile soyumun türediği yerleşim. Bugün Osmanlıdan neredeyse hiç iz yok. İzmir gibi koca bir koyda, sanki Alsancak kordon boyunu benzeyen bir yerleşim. Oldukça düzenli bir kent. Kıyıda 15ci yüzyıldan kalan Beyaz Kule Selanik tarih müzesi olarak kullanılıyor. 3€ verilerek girilen bu yerde hiçbir şey olmadığı gibi, açıklamalar Yunan’ca olması nedeniyle bir şey de anlaşılmıyor. Selanik’te yalnız bir, o da cami olarak kullanılmayan, halk müzesi yapılan bir cami kalmış, gerisinin kökünü kazımış Yunanlı. Oysa 10 yıl önce geldiğimde bir uzundırazı(minaresi) vardı, şimdi o da yok. Lozan çoktan sergene(rafa) kaldırılmış. Roma ile Osmanlılardan kalan kaleye çıktık Kadir Aydınoğlu ile Mersinli fotoğrafçı Savaş Beylerle. Kalenin en tepesi tutukevi olarak kullanılıyor, pek iyi bir uğrak değil. Tepelerinde o sokak benim, bu sokak senin 4 saat dolaşıyoruz. Neredeyse duvarlarına yazı yazılmamış ev kalmamış desem yalan olmaz. Osmanlı’da aydınlanmanın yeri olan Selanik şimdi bizim olmayan, anılarını yaşamayan bir Yunan kenti. Sanki onuru kirlenmiş bir kız gibi geldi bana. Türklerin tek olmazsa olmaz uğrağı Türk konsolosluğu yanındaki Atatürk’ün evi. Onu içimiz acıyarak görüyor, Yunan’ın ellerine çaresiz bırakıp ayrılıyoruz.
Midilli(Lezbos)
Midilli’nin öteki adları Lezbos(Lesvos), ya da Nikos’dur. Midilli Ege’nin kuzeyinde, kuzeyi Ayvalık, güneyi Çandarlı koyu girişine dek uzayan, ağzı güneye doğru açık bir eş kıyılı üçgen gibi bir adadır. Bu adayı biz 1912 Balkan Savaşında yitirmiştik. Yunanistan’ın Girit, Eğriboz’dan sonra üçüncü büyük adası. Eski İyon uygarlığında bu ada, ozan, ayrıca eştürel(cinsel) Saffou’nun adası olarak bilinirdi. O nedenle ‘Lezbiyen’(kadın eştürel) adı, Lezbos’lu anlamına buradan türemiştir. Middili’ye Ege İncisi Yunan gemisi ile 17 Ekim 2009 Cumartesi 08.00’de geldim. Midilli’den Türkiye’ye bakınca elle tutulacak denli yakın. Midilli yarım ay biçiminde bir koyda yer alıyor. Tepelere zeytin ağaçları dikilmiş, birkaç ta taş ocağı var. Zeytin ağaçları arasına yeni yeni evler yapılmaya başlanmış tıpkı Kuşadası gibi. Ancak Kuşadası ölçüsünde acımasız değil. Kuzeyinde yeşil çam ağaçları arasında bir kale yer alıyor. Bu kalenin kuzeyinde Kuzey Koyu, güneyinde asıl çarşının bulunduğu yer alıyor. Geldiğimizde 4 tane yolcu gemisi vardı, 3’ü Yunan, biri Fransız. Oysa, Midilli en az gezginci alan Ege Adasıymış. Ada’daki kıyı evleri genelde iki katlı simgesel Yunan evleri. Görünüşte hiç cami yok. Ancak inince çarşı içi sanki Ayvalık çarşısı gibi. Çarsı içinde yürüyünce solda bir uzundıraz gördüm. Önünde bir alınlık var. Yeni Cami yazıyor ancakkkk…ha göçtü ha göçecek. Şerifeden yukarısını yıkmışlar. Caminin içinde tam yıkıklık. Üzgün üzgün baktım. Ne bakanı ne de çekeni var. Çarşıda kuru yemişçiden, Balıkçıya, kasaptan, bakkala dek her şey tıpkı Türkiye. Yollar tertemiz, ancak satıcılarda etiket yok. Kırma zeytin 4,5€, balık türleri bir, ancak ayrıca derisi çıkarılmış köpek balıkları da satılıyor. Subye ile ahtapotta oldukça çok. İri istavrit 1€, kefal 12€, barbun 12€, ayrıca ceviz 5€, kestane 2,5€, Yunan rakısı uzo(ouzo) 6,5€. Bunun yanı sıra domuz, koyun, dana etinin yanı sıra pastırma, sucuk da var.
Kuzey koya gelince uzakta camiye benzeyen bir yer vardı. Yaklaştım, gerçekten içi bütünüyle yıkılmış, bir ara bizim olan Valide Cami. Tam bir göçüklük. Üzerinde Osmanlı’ca yazı kalmadığı gibi sıvalarına varıncaya dek sökülüp atılmış. Hiç Osmanlıca yazı yok, ne de bir gömü(mezar) taşı. İçim kıyıldı. Nedir bu din, ayrıca Türk yağılığı(düşmanlığı) diye irdeliye irdeliye sokaklara girdim. Tıpkı Türkiye’de ki gibi, “Patates, soğan 5 kilo 5 avro diye sesyayarla ortalığı inleterek geçen bir pikap. Sokaklar, evler pırıl pırıl. Kandınlar çıkmışlar kendi evlerinin önlerini süpürüyorlar. Evlerin bahçelerinde portakal, turunç, limon, cennet elması, incir, dut, zeytin, hurma, nar ağaçları bol. Sokağa sarkan bir portakal ile Narı koparıp hapur şupur yedim. Sokak aralarına girince sanki Büyükada’dayım izlenimi verdi. Birbiriyle yarışır güzellikte, oldukça bakımlı bahçeli evler vardı. Midilli yerleşimini bir baştan bir başa yürüyerek dolaştım. Çok motorsiklet var, kuralsız, ayrıca çok tez sürüyorlar. Araçların da öyle tez sürüyorlar, çıngıraklarını gerekli gereksiz çalıyorlar. Denizde halen yüzenler vardı. Midilli’de kahve sayısı oldukça çok, sanki içindekiler Türk gibi, ancak değil. Çarşı içinde bir kahveye oturdum. Sunucu kız geldi;
“Kalimera(günaydın)”
“Kalimera. Bana sade bir Türk kahvesi”
“Grek kahvesi, Türk değil”
“Siz kahveyi bizden öğrendiniz”
“Burada Grek kahve, sen Türkiye’de ne dersen de”
Kendi kendime ‘umarım kahve köpüğüne tükürmez’ diyerek, bol telveli acı kahveyi içerken yanında gelen tatlı kek ile suyu da yudumlayarak içtim. İçeriye girdiğimde duvarda Midilli’nin Türklerden kurtuluşunu anlatan bir savaş gemisi ile Yunan ordusunun atla adaya çıkışı gösteren fotoğraflara içim sızlayarak baktım.
Kalktım az ilerde yavrukurt giysili küçük Yunan çocukları oynuyordu. Baktım filamalarına simgeleri bir kurt. Tıpkı Nazilli’de geçen çocukluğumda olduğu gibi. Şarşırdım. Bende yavrukurttum, öğretmenimizde başkurttu. Acaba bu çocukların şu bizim MHP ile bir ilişkisi olabilir mi? Ya da bunları ‘Ergenekon’cu diye tutuklayabilirler mi ‘ diye gülümseyerek baktım, eski çocukluk günlerime geri döndüm. Yunanlı çocuklar benim şapkama bakıp,
“Kapitani kapitani” diye bağrıp gülüştüler. Ben onlara el salladım. Biz Türk kurdu olamadık ancak onlar Yunan kurdu olacaklardı.
Atina
Midilli’den ayrılıp, tüm gece Ege Denizinde yol alarak Pire limanına 18 Ekim 2009 Pazar günü 06.30 da demir attık. Pire, Atina ile birleşik, onun liman uramı. Koca bir koy. Limanın büyüklüğü İstanbul Salı Pazarının otuz kırk katı. Burada demir atmış Yunan yolcu gemilerinin sayısı elliye yakın. Türkiye’nin hiç yok. Her adada yaklaşık 4 gemi olduğu düşünülürse Yunanın en az 400 yolcu gemisi olmalı. Ayrıca, Yunan deniz taşımacılığında da yeryüzünün en birinci ülkesi.
Atina il ortayına metro ile gitmek için Pire’de en yakın durağa varmak için 30 dakikalık yol yürümek gerekli. Oysa hemen liman yanından 040 nolu külüstür uray(belediye) otobüsleri 1€’ya Parlemento alanına dek götürüyor. Yaklaşık 4 milyon çoğunu ile Atina dağlara tepelere yayılmış koca bir yeni kent. Yollar pırıl pırıl, ap ak. İnsanlar akça pakça giyimli bakımlı. Yolların her yanı, kıyıları, ortaları orman gibi ağaç ile çiçek doldurulmuştu. Ağaçlar, portakal, turunç, zeytin yer yer de zakkum. Deniz Yavaş tur ile gitti Atina Akropol gezisine, Kadir Aydınoğlu’da Gürbüz bey ile kızı Eda ile gitmiş olmalı. Seval Karahaliloğlu da yaşlı babasıyla Atina gezisinde. Ben yanıma biraz yemiş alıp otobüsle 30 dakikalık bir yolculukla Akropole yakın bir yerde indim. Akrapol doğusunda Parlemento(meclis) yapısı ile Syntagma alanı, kuzey batısında Plaka eğlence ile alış veriş alanı yer alıyor. Akropolis eski Atina’nın ortayı olan bir tepe üzerine dikilmiş tapınaklar, oyuntaylar(tiyatrolar), agora(çarşı) ile diğer etkinlik yapıları yer alıyor. Kazı ile onarım, yenileme, yeniden yapma işleri sürüyor. Akropolis tam bir para makinası. Yaklaşık 4 ile 5 kapıdan yayan giriş yapılan yerden oluk gibi, birbirini sürtünerek, bekleyerek insanlar akıyor. Giriş AB içi ülkeler için 6€, dışı ülkeler için 12€ olduğu düşünülürse Yunanistan yıl boyu yalnızca Akropolis’le altın basıyor. Sanki batı dünyasının uygarlık başkenti, Kabe’si gibi bir yer. Oysa Türkiye’de kat be kat güzel yerler olmasına karşın in cin top oynuyor. Bunun biricik nedeni ulus kimliğini yitirip, eski uygarlıkların biricik kalıtçısı olduğumuzu düşünmememiz, ayrıca dinsel inanç ayrılığı.
Akropolis’den tüm Atina ayaklar altında. Pek gece kondu ilişmedi gözüme. Yıkıklık yapıda görmedim. Osmanlıdan kalan iz hemen hemen yok artık. Plaka’daki Roma Agorası yanında bir hamam ile bir cami var. Ancak caminin minaresi toptan ortadan kaldırılmış. Yapı halk müzesine dönüştürülmüş. Kapıdaki Osmanlıca yazılar okunmuyor, içinde sıvaları kazılarak “Allah, Peygamber Muhammed” yazılarından bir iz bile yok. Avrupa’da cami Türk’ün bayrağı yerine geçer, o çoktan indirilmiş. On yıl önce geldiğimde güdük bir minare vardı şimdi o da yok.
Plaka alanı simgesel bir Türk çarşısı; bir yandan bizim Beyoğlu’nun yemek içmek yerleri, bir yandan Sultanhamam’ın yayımcılarının bulunduğu bir yer gibi, cıvıl cıvıl insan seli ile dolu. İnsanlar elinden içeri çekilerek çağırılmadan vızır vızır alış veriş yapıyorlar. Dönere, “gyro” diyorlar, danadan, domuzdan, tavuktan yapılıyor. Adana ile Urfa kebabımız “kebabi” diye sunuluyor, ayrıca ‘sis kebab’ ile ‘pitta’ denilen pidemiz. Her şey Türkiye’nin bir gömlek altı, ancak gel de alış verişi gör. Arada eli kolu sakatlanmış ya da kucağında bir yoksul çocuğu taşıyan dilenciler de yok değil. Her yan kilise dolu, sık sık da kara cübbeli papazlar görülüyor. Parlemonto yapısı önünde nöbet tutan Yunan ‘efsun’ erlerinin yürüyüşü, giysileri çok ilgi çekiyor. Beyaz etek üzerinde işlemeli cepken, başta püskülü sarkan kırmızı fes, ayakta ucu püskülü çarık, elde tüfek. Karşılarında fotoğraf çeken ilgililer. Kent içinde bölgesel dolaştıran ‘tren’ denen birkaç vagonlu çekçekler 6€, kent içinde tur yaptıran çift katlı otobüs 18€. Kısacası Yunanistan’da sağa dönsen de para, sola dönsen de hep para.
Gemiler de oluk oluk para kesiyor. Gemiye bindikten sonra artık sen yolcu değil, soyulup sovana çevrilmesi gereken bir adaysın, kaldı ki; yok tur satarak, yok ek giderler alarak, yok günde 8€ avro zorunlu bahşiş alarak, üstünkörü geziler yaptırarak insanlar kandırılarak soyuluyor.
Kısacası Yunanistan hem denizde, hem de karada turizmden altın basıyor. Avrupa birliğinden yalnızca bu yıl aldıkları yardım 2,8 milyar dolar. Dolayısıyla 10 yıl önce geldiğim ülkede gelişme oldukça çok. Yunan’ın yolu açık. Ege, Adriyatik, Akdeniz çoktan Yunan denizi olmuş, bir çağlar Türk denizleri olan.
Atina’da yerleşim Cilalı Taş Çağı ile DÖ 1400 yıllarındaki Tunç çağına dayanır. O dönemde bir kıral sarayı yapılmış. DÖ 1200- 900 yılları arasında bir karanlık dönem yaşanmış. Atina Attik’in önemli bir kentiydi. DÖ 9cı yüzyılda Pire ile birleşmişti. DÖ 560’da Akropolis’deki Atena Tapınağı Pisistratus’ca yaptırılmıştı. DÖ 480’de Pers’lerin eline geçmiş. DÖ 338 de Makedon Filip ile İskender’in, DÖ 146’da Romalıların eline geçmişti, ancak onlar kenti yıkmışlardı. DÖ 3cü yüzyılda Gothlular saldırarak yenilenen kenti yıktılar. Kent haçlıların 1209’da saldırısıyla Frenklerin eline geçmişti. 1456’da Türkler Atina’yı, 1655’de Girit’i aldılar. Bundan sonra, Türklerin güdümünde Atina’yı Yunanlılar yönetirken, 1821’de Mora’da bir papaz öncülüğünde çıkarılan başkaldırıda 30 bin Türkü bir gecede kesmişlerdi. Atina 1821-1833 arasında Türklerden bağımsızlığa kavuşmuştu. 1832 ile 1862 arasında Alman örekmen Eduard Schaubert desteğiyle kent yeniden ayağa kaldırılmıştı.
Ege İncisi gemisinde ünlülerden Kantocu Nurhan Damcıoğlu ile karşılaştık. ‘Artık 5 bin TL ödemezlerse TV’ye çıkmıyorum, siz de çıkmayın hocam’ dedi. Dertleştik. İzmir’e yakınların yanına taşınmış. Çakır gözleri süzgün, içine kapanmış buldum, o bir çağlar cıvıl cıvıl oyuncusu, ezgicisini. Bir gece gemi eğlencesine katılarak herkesi yeniden eğlendirdi.
Santorini
Santorini’ye 19 Ekim 2009 Pazartesi günü tan ağarırken lagün biçimli Santorini Adasının içine girdik. Girdiğimiz yer bir yanardağın ağzıydı(kaldera). Santorini’ye Yunanlar Tiera(Tira) (Hora) derler. Türk ayçası(hilali) gibi olan yanardağ adasının açık ağzı batıya doğru bakıyor. Gemiler bu ağızdan ayça içine giriyorlar. Geldiğimizde yaklaşık 5 tane çok katlı, ayrıca yelkenli yolcu gemisi vardı. Biri İtalyan diğerleri Yunan. Yaklaşık 250 ölçe(metre) yüksekliği olan yanardağ bacasının genişliği 1000 ile 1500 metre dolayında sanki bir çember biçiminde. Tepeye 588 basamaklı basmıklarla yürüyerek, ya da 5€ verip eşeklere, katırlara binerek çıkılabilir. Yanardağ bacasının ortasında son DÖ 1450 yılı patlamasıyla oluşan çok sayıda bacacıklar yer almakta. Ayça biçimli kara ile ortadaki yanardağ bacası arasındaki uzaklık 500 ölçe dolayında. Adada ana kaya Menderes Başkalaşık kayalarında olan kayraktaşları(şist). Külsü(bazik) kayaçlarda baskın bet(renk) koyu kurun(kahve), kara boyalı. Kara boyalı olanlar yanardağ akıntısı olan karataş(bazalt) balkısı(lavı), açık kurun olanlar içinde keskin köşeli kayaç parçaları içeren yığışım(aglomera)(yanardağ çakıltaşları), sünger taşları(pomza). Adadaki süngertaşları yaklaşık 10 tane açılan ocak ile 19cu yüzyılının son yarısında Mısır’da Süveyş kanalını yapmak için kullanılmış. Ocak işletmesi 1970’e dek sürdürüldükten sonra o yıldan sonra yasaklanmış. 250 ölçelik yüksekliği olan yanardağ bacasını boy kesitinde 15 tane püskürmüş katman saydım. Bu demekti ki yaklaşık 10 milyon yıllık oluşumundan beri bu ada en az 15 yanardağ patlamasına tanıklık etmişti. Baca yamacında yer yer 20 ölçeye varan yamaç kaymaları, yamaç düşmeleri var. Bu tür yamaç kaymaları gelecekte de sürecek, belkide de yamaçtaki evler için sakınca oluşturabilecektir.
Denizden baktığınızda yanardağ bacasının üzerinde sanki kar yağmış gibi ap ak bir örtü görüyorsunuz. Biraz özenle baktığınızda bunların kar değil, kireç boyalı yerleşim alanları olduğunu görüyorsunuz. Gemiler açıkta demirliyor. Devitkenli teknelerle(motorbot) kıyıya çıkılıyor. Kıyıda alış veriş yerleri var. Yukarıda tünemiş gibi duran yerleşim alanlarına çıkmak için 4€ verip sarkara(telefiriğe) biniyorsunuz. Sarkar sizi yamaç başındaki adanın başkenti olan Fira’ya(Thira-Hora) çıkarıyor ya da oradan deniz kıyısına indiriyor. Kıyıdan, göbekteki yanardağ adasına sürekli gidip gelen tekneler var.
Evler sanki sarıca arısının göz göz yaptığı evcikleri gibi yan yana bitişik, aralarından basmıklarla(merdivenlerle) geçerek ulaşım sağlanıyor. Yollar kayrak taş ya da geniş mermerle kaplı. Yunanistan’da ordu oksu yönetimi(cunta) geldikten sonra evlerin duvarlarının ak, kiliselerin kubbelerinin, evlerin göznek(pencere) ile kapılarının gök renge boyanması istemiş. Böylece çok ilginç bir görüntü oluşmuş. Yerleşim alanında çok sayıda kilise var. Neredeyse 100 ölçe(metre) çaplı bir cember içine 3 ile 4 tane kilise giriyor. Adada su çok az. O nedenle sarnıçlar var. İçimlik suyu AB’nin verdiği akça ile dışarıdan taşımayla sağlıyorlar. Kent oldukça çok yel aldığından tepelerde yer yer yel değirmenleri görülüyor. Adanın yaklaşık çoğunu 15 bin kişi dolayında. Adanın üzerine, ayrıca kıyı kuşağına çok düzgün asfalt yollar yapılmış. Ulaşım otobüslerle sağlanıyor. Susuz tarım yapılıyor. O nedenle asma bahçeleri oluşturulmuş. Ayrıca Antep fıstığı, küçük domates üretiyorlar. Beleksel(hediyelik) buyumlar(eşyalar) satıyorlar. Ayrıca çakır(şarap) üretimi çok gelişmiş.
Eskiden Osmanlı tatlı çakırları(şarapları) Santorini’den alırmış. Öteki üretimleri; mangan ile demir tözleri. Kayaçların boyası içindeki özmüklere göre sarımsı, kırmızımsı olabiliyor. Santorini her yıl yaklaşık 800 bin gezginci almakta. Adanın bir başına yalnız gezgincilerden kazandığı 1 ile 2 milyar avrodur.
Adadaki evler, 1956 yılında görmüş olduğu 7,8 büyüklüğünde bir deprem ile yerle bir olmuş. O yıldan sonra yerleşimler yeniden yapılmış. Ada, Ege dalma batma kuşağında üzerinde Mora-Girit-Rodos-Fethiye yayının, hemen kuzeyinde yer alır. Bir yanardağ adası olmasının nedeni, bu dalma batma kuşağıdır. Afrika turağı(levhası) Güney Ege yayı altından Ege ile Batı Anadolu altına yılda 3 santimetre tezlikle 10 milyon yıldır dalmaktadır. Dalan dilimin boyu yaklaşık 700 km’yi bulmuştur. Avrupa-Asya Turağı altına dalan Afrika’dan 1900 ile 2200 0C’ye dek dalan dilim üzerinde eriyerek oluşan kopmaların, bu kuşak boyunca her birinin derinliği 150 km’ye varan, büyüklüğü 8 ile 8,5 erişen depremler olagelmektedir. D.Ö. 3000 yılından beri Girit ile çevre adalarında süren Minos uygarlığı Santorini’de DÖ.1450 yılında olan büyük bir yanardağ patlaması ile adanın büyük bir bölümü denize gömülürken, oluşan süpürtü(tsunami) dalgaları Girit ile diğer adalardaki uygarlıkları süpürüp yok etmiştir.
Söylentiye göre Atlantis uygarlığının Santorini’de olduğu öne sürülmekteyse de kanıtı yoktur.
Yunanistan gezgincilik işini altın yumurtlayan bir tavuğa dönüştürmüş. Gemiye binen her kişiyi son akçasına dek soymayı tasarlayacak tüm eylemlere geçiliyor. Gemiye bindikten sonra Adalarda durduktan sonra ‘ek turlar’ düzenleyip en az 50 ile 100€ alıyor. Ayrıca alış verişe götürüyor, orada yapmış olduğunuz ödemlerden pay alıyor. Müze gezilerini öne çıkarıp orada ayrıca ödeme yapmanızı sağlıyor. Doğa ya da ekinsel varlıkları abartarak orayı görmenizi güdülüyorlar. Göstermek te ayrıca paralı. Gemiler dışa, başka ülkeye para bırakmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle ki dışa giderken su ile çerezleri bile gemide satıyorlar. Üç öğün yemek çıkarıp, dışarıda yemek yemenizi engelliyorlar. Gemi içinde gümrüksüz ıvır zıvır satarak, ‘Free Shop’lara bırakacağız paraları da Yunanlılar alıyorlar.
Geçmiş olsun Türkiye. Sen Kürt açılımı, sıkmabaş, Ermeni açılımı ile uğraşırken Yunan içine girmiş. Yalnız gemisiyle değil, senin karanda bankları, Migrosu, maden yataklarını, tarım topraklarını almış. Henüz girmediği yer yatak odası. Geçmiş olsun Türkiyem.